10 Şubat 2015 Salı

3 kere yazıp 5 kere silmek

Insanın kendini rahatlatması metodu olarak; "her şeyin bir sebebi var" inancı... Bu sabahların bir sebebi var, bu acıların bir sebebi var, bu aşkların bir sebebi var, bu yaşamın bir sebebi var, bu yoksulluğun bir sebebi var, doğmanın, var olmanın bir sebebi var! Gerçekten? Var mı?
Peki ya üç kere yazıp, beş kere silmenin ne anlamı, sebebi var? Yazamamak mı sebep? Beğenmemek mi? Anlatmak istediğimiz şeyleri cümlelere bindirememek mi? Yoksa içimizdekileri bir kağıda ya da uzay boşluğuna aktardığımızda onlardan korkmak mı?
Merhaba, benim bir sırrım var; şu ki -cırrrrt-bu cümlenin üstüne bir çizik-
Merhaba, benim bir derdim var; şu ki -cırrrrt-bu cümlenin üstüne bir çizik-
Merhaba, benim bir bir acım var; şu ki -cırrrrt-bu cümlenin üstüne bir çizik-
Merhaba, benim yaşadığım şeyler var; giden zamanlarım, yitilen dostluklarım, kaybolan insanlarım, yeşermeden çürüyen umutlarım, hissedemediğim duygularım, yaşamadan biten bir ömrüm var -cırrrrt- bütün bunların da üstüne bir çizik-

19 Aralık 2014 Cuma

Halıların altına süpürülmüş hayatlar

Açıkçası çok da sorun değil hayatımın süpürülerek halının altına itilişi. Sonuçta hepimiz bir yönden sürünüyoruz. Yetinmiyoruz. Yeterince sevmiyoruz. Sevilmiyoruz. Sadık kalmıyoruz. Can yakıyoruz. Canımız yakılıyor. Oluyor böyle şeyler. Peki ne zaman alışıyoruz bütün bunlara? Doğarken mi? Büyürken mi? Ölürken mi? Kaç kez yıkılmak gerekiyor daha sağlam olmak için? Halının altında ne kadar birikmek gerekiyor buna alışmak için? Bilmiyorum. Ben, kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim ki, hayatımın bir aralığında alıştım bu muameleye. Ne ara geldim oraya, ne kadar üzdü beni, yaktı canımı bilmiyorum. Halının altına doğru sürüklenirken, yaşama sevincimin ne kadarını bırakıverdim eski tahta zeminin arasında onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey ağzımda biraz tahta tadı, bolca huzur isteği, kafamda süpürge yemişliğin ağrısı ve dilimde güzel temizlik yapmayı bilen bir insanın gelmemesi için ettiğim bir dua olduğu. Ne denir buna a dostlar? 'Amin!'

11 Aralık 2014 Perşembe

20'li yaşlarımda yaşlanıyorum

"20'li yaşlarım. Henüz başındayım en deli dolu günlerimin. Içimde bir heyecan, çok fazla umut, her şey için istek..." diyebilmeyi ben de çok isterdim! Evet, başındayım bu yaşların ama tükeniyor nefesim, sönüyor içimdeki ateş. Daha bavulumu toplamadan, arkamda insanlar bırakmadan, hiç bilmediğim yollara koyulmadan, tanımadığım bir şehirde, tanımadığım insanların arasında bir bavulum bir ben dolaşmadan geçiyor hevesim her şeyden. Rüzgarı hissetmeden, denizi koklamadan, bir filmin son seansına girmeden yaşlanıyorum. Yaşlanıyorum. Yaşlanıyorum. Içimdeki çocuk büyüyor, kabuğum küçük kalıyor. Tükeniyor insanlar için duyduğum umutlar, içimdeki ağaçlar teker teker kesiliyor. Yazmayı unutuyorum hiç öğrenmeden.  Anılar siliniyor hiç yaşanmadan. Tanıdık yüzler yok oluyor hiç tanışmadan. Daha zamanı gelmeden geç kalıyorum her şeye. Gözlerimin önünden, ellerimin arasından, kulaklarımda küçük, kısık bir fısıltı bırakarak geçiyor zaman. Kadeh kadeh tükeniyorum. Henüz hiç giymediğim beyaz elbisem eskiyor üzerimde. Yaşlanıyorum.

27 Kasım 2014 Perşembe

Bu bir imdat çağrısı; Vonk! Vonk! Vonk!

Neredeyse kör karanlik denilebilecek bir sokaga girip hizlica yurumeye basladi kadin. Cigerleri kopurune kadar yurudu, sonra kaldirim kenarina birakiverdi kendini. Kapatti gozlerini hemencecik. Duydugu, duyabilecegi hicbir sesten korkmuyordu artik. Tam hepsi gecti derken "vonk vonk"... "Vonk vonk vonk vonk vonk vonk vonk..." Yeniden basladi kafasinin icindeki yikilis. Tek bir adim bile atmaya hali kalmayan ayaklarini, yeniden koydu asfalt yolun uzerine. Gunahlarindan kacar gibi kosmaya basladi yine. Burnundan akan kan umrunda degildi, gözunu kör eden agri umrunda degildi, usulca akittigi goz yaslari umrunda degildi. Kafasinin icindeki sancidan kurtulmaya calisirken, adim adim onu takip eden vonk vonk sesleri umrunda degildi.
 Cikan her sesle kafasina bir tas daha vuruyordu, bir damla daha kan geliyordu burnundan, bir damla daha akiyordu gozlerinden. Onu goremeyen hickimse umrunda degildi.  Hissedemedigi, hissedilmedigi hicbir sey umrunda degildi. Sessizlik istiyordu yalnizca. Kafasindaki sesler sussun, insanlar sussun, dunya sussun... Ne zaman hayaline kavusacak gibi olsa bir tas daha vuruyordu kafasina ve Vonk! Hicbir sey pesini birakmadigi gibi bu ses de birakmiyordu pesini. Vonk. Vonk. Vonk.

24 Ağustos 2014 Pazar

Beni bilen son kişi öldüğünde...

"Keşke bir balina gibi özgür olsaydım" diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz okuyucu. Ama evet, bir balina olmayı isterdim! Hem de 17 metre uzunluğunda bir balina olmak isterdim. Görenlerin hayretle baktığı, güzelliğimle ya da çirkinliğimle insanları büyülediğim bir balina olmak  isterdim.

Gemicilerin çapkın; hayret, korku ve hayranlık dolu bakışlarını kuyruğumla savuruvermek, ardından güneşin parlak ışıklarına karşı, tuzlu pürüzsüz bedenimi germek isterdim. Millerce yüzmek, suyun altında nefes almadan dakikalarca durmak, kasıla kasıla "ben tanrıyım" diyerek yüzmek isterdim korkusuzca. Zaman gelirdi, ben de yaşlanırdım, ben de ölürdüm...

Ölünce nasıl mı olsun? Bir ülkenin kıyılarında başı boş sürüklensin mesela cesedim. Yine aşığım olan denizciler fark etsin beni, yine hayran kalsınlar. Heyecanla bana dokunmayı hayal etsin uzaktan görenler. Sonra karaya çekilsin cansızlığım. Önce meraklarını gidersinler sonra bir müzeye göndersinler beni. Tarihin içinde kaybolurken; beni bilen son insan öldüğünde yeniden birilerinin aklına kazınayım.

Ben aslında böyle sonsuz, böyle korkunç ve de böyle hayran kalınası olmayı isterdim.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Aşk gelmez yeniden

Sıcak havadan mı yoksa stresten mi bilinmez, saçları sırılsıklam olana kadar terlemişti kadın. "Gitmek istemiyorum!" diye bağırmaya hazırlanırken, "Sus" dedi adam, "Haklıydın, asla onu sevdiğim gibi sevmedim seni. Biliyorum, aşığım dedim sana, güzel göğsünde atlatmaya çalıştım onu, ben de unutmak istedim. Yapamadım. Biliyorum, seviyorum dedim seni, sensiz olamam dedim. Sana aşkım da sevgim de kimsesiz kalmaktan korktuğum içindi. Ben  sadece seninle, onu bastırdım. Özür dilerim, ben yapamadım." Kadının gözlerinde, geçirdiği en güzel günlerle hatırlayacağı adam, adamın kalbinde hafif bir vicdan azabı, en dipte onu bırakan kadının ızdırabı... 
Gitmekten başka bir şansı yoktu kadının, en güzel anılarını da toplayıp gidecekti. Bu acı da arkasında kalır mıydı eğer giderse? Yaşanmışlıklar silinir, ellerinin titremesi geçer miydi? Yaşayıp öğrenecekti. 
"Sana gitme demek istiyorum, keşke daha önce tanışsaydık, her şey daha farklı olurdu o zaman." dedi adam. O da haklıydı, yeniden severim sanmıştı, uğraşmıştı da üstelik, denemişti. Olmadıysa, olamadıysa onun suçu neydi? 
Ağzının kenarıyla güldü kadın; yüreğine yarım yamalak yerleştiği adamın evinden alacağı çok fazla şey de yoktu. Bir saatini, darmadağın kalbini ve yarım kalan kendini alıp çıktı kapıdan. 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Adam arkasını dönüp gitti…
Bir daha dönüp bakmadı bile, hem neden geriye baksındı ki? Hayatı boyunca insanlardan öğrendiği tek şey gitmekti. En iyi yaptığı şey, hatta yapmayı bildiği tek şey… 
Kadın, ellerinde çiçekleri, gözlerinde bir damla yaşla kalakaldı. Baktı arkasından adamın, bir daha, bir daha, bir daha. Neyi yanlış yapmıştı tanrı aşkına? Sevmişti adamı, sevdiğini hissettirmişti ona. İsteseydi bütün ömrünü verirdi üstelik. Hani öyle olur ya, ömür verilir sevgiliye, çoğu zaman havada kalır bu sözler. Ama hayır! Ciddiydi kadın, ömrünü verebilirdi. 
"Sahi, neden o?" diye sordu kendine. Eski sevgililerinden farkı neydi, hani şu unuttuklarından. Üstelik o da eskiydi şimdi. Bilemedi… Üzerinde kırmızı elbisesi, elinde yağmur altında kalmaktan boynu bükülmüş bir demet gül, saçlarından şıpır şıpır akan yağmur damlaları ve gözlerinden ince bir yol açarak dudaklarına ulaşan bir damla tuzlu su… 
Aldırmadı kadın yağmura, yaktı bir sigara. Attı kenara çiçekleri, zaten oldum olası nefret ederdi güllerden. Gülleri güzel yapan şey, adamdı. Adam gitti, güller yeniden nefret oldu kadın için. Ya ama gerçekten, insan terk edeceğine neden gül versindi? Onu da bilemedi. Zaten adamla ilgili neyi bilebildi ki bugüne kadar. Bir elinde soruları, diğer elinde sigarası, nereye gideceğini bilemez halde bindi arabasına.
Burnunu çekti adam bir sigara yakmadan önce, hep severdi yağmurlu havaları. Çocukluğunu hatırlardı.Pek de mutlu bir çocukluğu yoktu aslında ya, olsun. Severdi işte. Hepimiz öyle değil miyiz? Kötü insanları sevmez, bizi mahvedeni özlemez miyiz?
"Anlamayacak" dedi adam, "Gidişimi anlamayacak, beni anlamayacak." Elleri yanıyordu, beyaz teninin kapladığı geniş omuzlarının üzerindeki tişörtü de en az kendi kadar çaresizdi, yağmura karşı nasıl dayanacağını bilmez halde yapışmıştı göğsüne adamın. Severdi kadınları, kadınların kendisini sevmesini. Annesi hiç sevmemişti onu çünkü. Acımazdı canı ayrılırken, alışkındı gitmeye. Annesini öldüğünde bir demet gül bırakmıştı yanına ve söz vermişti kendine, bir daha hiçbir kadını, annesini sevdiği kadar çaresizce sevmeyecekti. Sevmedi de. Bir o kadın…
Ahh kadın, o kadın.. Eğer kalsaydı yanında, eğer bu gün gitmeseydi asla gidemeyecekti. Eğer bu gün gitmeseydi kendine verdiği sözü tutamayacaktı. Eğer bu gün gitmeseydi çaresizce sevecekti onu, biliyordu. Bir demet gülle onu da terk etti. 
Acısını çektiğimiz en büyük olayı aşk sanırız biz. Değildir. Çünkü ilk aşklar annelerdir efendim. En güçlü erkekler ve kadınlar, en zayıf insanlar, en piç kuruları, en zarifler… Herkes bir kadının elinde şekil alır. Çünkü her anne, çocuğunun gözünde tanrıdır.